Ekonomiler için yazılı olmayan bir kanun vardır: Yükselmeyen her şey, er ya da geç düşer. Bu bağlamda küresel ekonominin birkaç on yılda bir büyük krizlerle yüz yüze gelmesini, sürdürülebilir bir büyüme sağlanamamasının doğal bir sonucu olarak görüyoruz. Nitekim her büyük kriz sonrasında gelişmiş ve gelişmemiş ekonomiler arasındaki makasın açılması ve küresel servetin dağılımında adaletsizliğin artması, küresel ekonomideki çatlağın giderek büyümesine neden olmaktadır. En zengin yüzde 1’lik kesiminin servetinin, geriye kalan 6,9 milyar insanın toplam servetinin iki katından daha fazla olduğu böyle bir dünyada, sistemin kendi krizini büyütmekte ve beslemekte olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Zira ürettiğinden çok daha fazlasını tüketen ve üretilen değerlerin yatırım ve istihdama dönüşmesinin önünde ciddi engeller bulunan böyle bir sistemde, krizlerin varlığı asla eksik olmayacaktır. Bu bağlamda MÜSİAD olarak biz, bilhassa 2019 yılının başından itibaren, küresel sistemin oldukça sıkıştığını ve ciddi bir emtia kriziyle yüzleşmek durumunda kalabileceğimizi ısrarla vurgulamaktaydık. Ancak krizin patlama noktası, hiç kimsenin tahmin edemeyeceği bir yerden geldi. Covid-19 salgınıyla birlikte küresel ekonomi hem arz hem de talep yönüyle büyük bir şoka girerken; sermaye, mal ve insan hareketliliği neredeyse durma noktasına gelmiş ve birçok sektörde hayatta kalmak imkânsız hâle gelmişti. Bu süreçte dünya çapında milyonlarca insan işini ve gelirini kaybetti.

Salgın öncesinde 2020 yılı genelinde yüzde 3,5 oranında büyümesi beklenen küresel ekonominin, güncel tahminlere göre bu dönemde yüzde 4,5 - yüzde 5,0 bandında küçülmesi beklenirken; bu dönemde mal ticaretinde yüzde 13-32, doğrudan yabancı yatırımlarda yüzde 30-40 ve uluslararası havayolu yolculuklarında yüzde 44-80 düşüş olacağı tahmin edilmektedir. Mevcut bütün ekonomik göstergeler, ekonomik büyümenin ancak salgının açık ve öngörülebilir bir biçimde kontrol altına alındıktan sonra eskiye dönebileceğine işaret etmektedir. Covid-19 salgınının sona erdiğini varsaysak bile, küresel ekonomi ve ticaret üzerinde kısa, orta ve uzun vadedeki sonuçlarının sürecektir. Nitekim son birkaç yıldır zaten korumacı politikalarla köşeye sıkışmış durumda bulunan küresel ticaretin, virüs salgınıyla birlikte daha da baskı altına girdiğini görmekteyiz. Buna ilaveten; küresel para arzının kontrolü noktasında merkez bankalarının alacağı kararlar üzerinde oluşturduğu belirsizlik ortamı da sürmektedir. Hemen hemen bütün ülkelerin ekonomi yönetimlerinin piyasayı desteklemek adına atmış oldukları parasal genişleme adımlarının, kısa ve orta vadede olmasa bile, uzun vadede tersine döneceğini tahmin etmek zor değil. Bu bağlamda salgın sonrasına yönelik hem makro hem de mikro bazlı kısa, orta ve uzun vadeli senaryoların büyük bir titizlikle ele alınması gerektiğini düşünüyoruz. Böylece yılın üçüncü çeyreği itibariyle geri döndüğümüz pozitif büyüme trendini 2021 yılı ve devam eden sürece yayabileceğimize inanıyoruz.

Bilindiği üzere 2020 yılının üçüncü çeyreğinde yüzde 6,7 oranında büyüyen Türkiye ekonomisi, bu dönemde G-20 ülkeleri arasında en başarılı performansı sergileyen ülke olmuştu. İngiltere’nin yüzde 9,6, Japonya’nın yüzde 5,8, Avro Bölgesi’nin yüzde 4,4, Almanya’nın yüzde 4,0 ve ABD’nin yüzde 2,9 oranında küçüldüğü bu dönemde Türkiye ekonomisinin tahminlerin çok üzerinde güçlü bir şekilde büyümesi, iş dünyasının 2021 yılına güvenle bakması konusunda oldukça önemli bir gelişme olmuştur. Elbette söz konusu büyüme performansının sürdürülebilir bir niteliğe kavuşabilmesi için, önümüzde uzun ve zorlu bir yol bulunmaktadır. Bu nedenle yeni dönem olarak ifade edebileceğimiz önümüzdeki bu süreçte; bugüne kadar üretim-ticaret-yatırım üçgeninde göstermiş olduğumuz çabanın üzerine çıkarak, ihracata yönelik imalat üretimine mutlaka ağırlık vermemiz gerektiğine inanıyoruz. Bu bağlamda yerli ve milli bağlamda kritik pozisyondaki bütün sektörlerimizin kendi kendine yeterlilik politikalarının artırılması ve bilhassa dış ticarete yönelik yeni bir stratejinin belirlenmesi, doğru bir adım olacaktır. Dış ticarete yönelik üzerine eğilmemiz gereken meselelerin başında da ara malları ithalatının ekonomimiz üzerinde oluşturduğu yük gelmektedir. Zira ihracatımızın ciddi bir kısmında ara malları ithalatının önemli bir payı olmasına karşın; toplam ithalatımız içerisindeki payı neredeyse yüzde 80’e varan ara malları ithalatının çok cazip hale gelmesi, uzun vadede yerli üretimi tehdit etmektedir. Hâlihazırda hammaddesine sahip olmamızın yanı sıra üretme imkân ve potansiyelini elimizde bulundurmamıza karşın ithal ettiğimiz her ara malı, milli ekonomimize doğrudan zarar vermekle aynı anlamı taşımaktadır. Üstelik üretim maliyetlerini artırarak tüketici fiyatları üzerinde de yukarı yönlü bir baskı oluşturan ara malları ithalatı, böylece enflasyonist bir etki oluşturmaktadır. Bu kapsamda yeni dönemde, hâlihazırda ithal edilen ara mallarını üretmek isteyen yerli ve milli üreticilerimizin daha fazla desteklenmesi gerektiğine inanıyoruz.

Her fırsatta dile getirdiğimiz gibi Türkiye; mevcut imalat potansiyeli, esnek üretim kapasitesi, ucuz iş gücü ve büyük piyasalara yakınlığı sayesinde, çevre ülkelerle kıyaslandığında, büyük bir üretim üssü olmaya adaydır. Nitekim son yıllarda bilhassa hizmetler sektöründe göstermiş olduğumuz atılıma karşın, imalat sanayii Türkiye ekonomisi için önemini muhafaza etmektedir. Yılın üçüncü çeyreğinde yüzde 8,0 oranında genişleyen sanayi sektörü içerisinde yüzde 9,3 oranında genişleyen imalat sanayiinde ülkemiz için mevcut üretiminin ölçeği, Covid-19 sonrası dönem için bir rekabet avantajı olacaktır. öz konusu avantajı bütün parametreleriyle birlikte sahaya yansıtabilmemiz için, Covid-19’un getirdiği orta ve uzun vadeli dönüşüm sürecine imalat sanayiini çok iyi hazırlamalıyız. Zira önümüzde AR-GE ve yenilikçilik kapasitemiz ve iş gücü yetkinliklerimizi geliştirmek için kullanarak uzun vadede küresel ekonomide ciddi bir sıçrama yapabileceğimiz bir fırsat alanı bulunmaktadır.

MÜSİAD olarak, 2021 yılı ve sonrasını kapsayan dönemde, birbiriyle uyumlu para ve maliye politikalarıyla ekonominin yeniden güçlü büyüme dönemine gireceğine inanıyoruz. Özellikle coğrafi konum bağlamında ciddi bir avantajımız olduğunu ve bunun küresel ekonominin gelecek projeksiyonlarında ülkemize büyük bir fırsat alanı oluşturacağını düşünüyoruz. Bu fırsatın, birçok sektörümüz ve her kapasitedeki üretim gücünü kapsayacak şekilde, oldukça geniş bir çerçevede olanak tanıyacağına inanıyoruz. Bu yüzden de küresel anlamda rekabet gücümüzü artırabilmemiz için, reel sektörümüzün her türlü ölçekte üretime hazır olması gerektiğini ifade ediyoruz.

Bugün geldiğimiz aşamada, küresel salgından olumlu ya da olumsuz etkilenen bütün sektörlerin çeşitlendirilmesi ve kriz dönemlerinde sürdürülebilirliğinin sağlanması gerektiğini düşünüyoruz. Bunun yanında bilişim teknolojileri gibi bugün ve gelecekte gelişme potansiyelini her daim canlı tutan sektörlerin ve tarım gibi stratejik alanların desteklenmesi ve güçlendirilmesi her dönemde ve şartta Türkiye için öncelikli bir politika olmalıdır.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.