2020 yılı büyük umutlarla başladığımız bir yıldı ancak, Çin’in Wuhan şehrinde başlayıp kademeli bir şekilde dünyanın büyük bir bölümünü etkisi altına alan Covid-19, tüm dünyada sosyal ve ekonomik hayatı durma noktasına getirdi. Özellikle virüsün yayılımını sınırlandırıp kontrol altına almak adına uygulanan izolasyon tipi tedbirler, kısa vadede tedarik ve tüketim zincirinde aksaklıklara yol açmış, ekonomilerde ani duruşa neden olmuştur. Böylece, sağlık krizinin   ekonomik krize evrildiği dönemi gördük ve etkilerini de hala hissediyoruz.

Pandeminin etkilerinin sürecek olması nedeniyle Türkiye ekonomisi 2021 yılına zorlu koşullar içerisinde adım atacaktır. 2020’nin başından beri küresel ekonomik faaliyetleri baskılamakta olan Covid-19 salgınının yarattığı konjonktürel etki ile ortaya çıkan; yüksek işsizlik oranları, kronik dış ticaret açıkları, yüksek enflasyon ve faiz ile yüksek düzeydeki dış borçlar, bu zorlu koşulları oluşturmaktadır.

2020’nin üçüncü çeyreği ile birlikte ekonomimiz yeniden pozitif büyüme trendine girmiştir ancak büyüme dinamiklerinin ne olduğu ve ne olması gerektiği iyi irdelenmelidir. Son çeyrekte kredi genişlemesine bağlı olarak ortaya çıkan büyümenin, kur şoku öncesi ekonomik kırılganlıklara neden olacak bir büyüme tercihi olduğu unutulmamalıdır. Verimliliği arttırmadan tüketime dayalı bir büyüme stratejisi, fiyat istikranın yeniden bozulmasına, ekonominin istihdam yaratma kapasitesinin düşmesine neden olabilecektir.

2020 yılının üçüncü çeyreğinde yüzde 6,7’lik büyümeyi gördük. Finans ve sigorta sektöründeki yüzde 41,1’lilk artıştan anlaşılacağı gibi, özellikle 3. çeyrekteki kredi genişlemesinin büyümenin ivmelenmesinde önemli katkı sağladığı görülüyor. Ancak, bundan sonraki süreçte önemli olan büyümenin sürdürülebilir olmasıdır.

Merkez Bankasının parasal sıkılaşma politikası ve ardından kredi hacminin daralmasının üretim üzerine yansımasını görebiliyoruz. Merkez Bankasının sıkılaştırma politikalarına devam edeceğine ilişkin politika adımları ve pandemi sürecindeki belirsizlik son çeyrekte büyüme dinamiklerini yavaşlatabilecektir. Ekim ayında sanayi üretiminde yıllık yüzde 10,2 ve perakende satışlarda yüzde 12’lik artış ile pandemi sonrası toparlanma hızlı bir şekilde devam ediyor. Yılın son çeyreğinde ivmelenme azalsa da öncü rakamlar pozitif bir büyüme göreceğimize işaret ediyor.     

Türkiye’nin son dönemdeki sorunlarından birisi cari dengede ortaya çıkan bozulmadır. Turizm net gelirlerindeki düşüş ve altın ithalatındaki artış, cari açığın artmasının iki önemli nedenidir.  Bu tablonun geçici olduğunu düşünüyorum. Pandeminin ortaya çıkardığı belirsizlik ortadan kalktıkça cari denge sağlanacaktır. Ancak, üretim yapımızı bir an önce değiştirmeli ve sanayi üretiminde dışa bağımlılığı azaltılmış bir yapıya dönüştürmeliyiz.  Ülke ekonomisinde dışa bağımlılığı azaltmanın yolu da yerli üretimden geçmektedir. Yerli ve milli bir sanayi için ileri seviyede bir teknolojik dönüşüm politikası ortaya koymamız gerekir. Tabi bunun için işgücümüzün niteliğinin yükselmesi de gerekiyor. İlerleyen süreçte; sürdürülebilir bir enflasyon, istikrarlı bir faiz ve kur düzeyi ile birlikte ekonomimize olan güvenin tesis edilerek, yatırımcılarımızın yeniden yatırım fırsatlarını değerlendirmeye alacaklarına inanıyorum.  Sağlıklı bir büyüme için ayrıca; üretim, verimlilik, dijitalleşme ile işgücünün niteliğinin ne kadar önemli olduğunu da unutmamamız gerekir. Diğer taraftan, enflasyon ekonominin en önemli sorunlarında biri olmaya devam etmektedir. Özellikle kura dayalı temel mal enflasyonu artmaktadır. Dolar kurunun Ocaktan bu yana yüzde 30’a yakın oranda artması, enflasyon eğilimlerini bozmaya devam etmektedir. Özellikle önümüzdeki dönem mevsimsel etkilerin ortadan kalması ile gıda enflasyonundaki baskı, enflasyonu yukarı yönlü zorlayacaktır.  Üretimimiz yüksek oranda ithalata bağlı olduğu için, kur artışı ithal edilen ara malı ve sermaye malı fiyatlarının artmasına, üretim maliyetlerinin yükselmesine ve böylece enflasyon beklentilerinin artmasına neden olmaktadır

Son haftalarda hem içerde hem de dışarda yaşanan gelişmeler, gelecek günlerde ekonomik ve siyasi beklentilerin yönünü belirleyecek gibi gözüküyor. Ekonomi yönetimindeki değişim, piyasalar açısından olumlu algılanmıştır. Bu değişikliklerle, ekonomide olumlu havanın devam edebilmesi için MB’nin sadeleşme adımlarına devam etmesi, piyasa ile güçlü iletişim kurması, doğru yönlendirmesi ve piyasasının önünde olması gerekmektedir. Merkez Bankasının bağımsız bir şekilde fiyat istikrarına odaklanması, güçlü stratejik ve sektörel planların yapılması, özellikle de fiyat istikrarının sağlanmasından kısa vadeli çözümler yerine uzun vadeli çözümlere odaklanıp ve enflasyonun kalıcı olarak düşürmek üzerine politika tercihleri ortaya koyması gerekmektedir. Diğer yandan, pandemi sürecinin olumsuz etkilerinden birini de işgücü piyasasında gördük.  Özellikle genç işsizliğinin ulaştığı düzey, ekonomik ve sosyal duruma ilişkin en karamsar göstergelerden birini teşkil etmektedir. Bu noktada, sanayi istihdamını önemli ölçüde artıracak acil politika uygulamalarının gerekliliğini vurgulamak yerinde olacaktır.

Bir diğer yapısal problem, Türkiye’nin yüksek düzeydeki dış borçluluğudur. Dış borç göstergeleri incelendiğinde hem bankacılık kesiminin hem de bankacılık sektörü hariç özel sektör borç stokunun yüksek düzeylerde bulunduğu ve döviz cinsinden borçların ekonominin kırılganlığının birincil nedenleri arasında yer aldığı söylenebilir. Özel sektör borçlarının hazine garantisinde olan kısmı kamu dengeleri açısından artan bir risk oluşturmaktayken, yüksek dış borçlar genel olarak bankacılık sektöründe ve reel sektörde artan bir riske yol açmakta ve özel sektör yatırımları ile istihdamının artırılmasının önündeki en büyük engel olarak belirmektedir.

Sanayi politikamız, üretim odaklı bir yaklaşımla, yüksek katma değer yaratan ve ithalata bağımlı olmayan üretim modeli ile sağlıklı bir yapıya kavuşacaktır. Geçmiş yıllarda ülke olarak tercihimiz, yabancı sermaye ile finanse edilen ithalata bağımlı bir sanayileşme politikasıydı. Bu nedenle etkin yapısal dönüşüm politikalarının devreye girmesi gerektiğine inanıyorum. Yapısal dönüşüm, üretimi harekete geçirecek yapısal uyumdur.  Bunları gerçekleştirdiğimizde; üretim artışı ile sağlanacak refah artışı, ülkemizi hak ettiği kalkınma seviyesine ulaştıracaktır.

2021 yılında yazmamız gereken “Yeni Büyüme Hikâyemizin” en önemli unsurları;  teknolojik dönüşümü sağlayarak dışa bağımlılığı azaltmak ve verimliliğimizi artırmak olmalıdır. Dışa bağımlılığın azaltılması yaratıcı düşünmeyi teşvik eden, teknoloji çağına uyum sağlayabilecek yeni nesillerin yetiştirilmesi, sanayide dijital dönüşüm ve verimliliğin artması ile mümkün olacaktır. Jeopolitik ve politik risklerin daha da yoğunlaştığı bir dönemde büyüme dinamikleri de olumsuz yönde etkileniyor. Yaşadığımız birçok sorunun altında makro çerçevede öngörülebilirlik yatmaktadır. Ekonomide öngörülebilirlik arttıkça, belirsizlikler ortadan kalkacak ve ekonomi yeniden dengelenme süreci ile birlikte büyüme dinamikleri yukarı yönlü revize edilecektir.

Sonuç olarak; amacımız artık 2020’yi geride bırakıp 2021 yılı ile birlikte, her alanda yapısal reformları uygulamaya koyarak, daha güçlü bir Türkiye hedefine ulaşmak olmalıdır.”

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.