Nasipse diye bir kelime var ki, kitaplar dolusu cümleler, hedefler ve planlar bazen bu kelimeye yenik düşüyor. Nasipse diye tamamlamıştım “Haydi gençler sanayiye” isimli son makalemi. Genç nüfusumuzun sanayi ve tarıma olan soğukluğunun temelinde yatanlara kısaca bir giriş yapıp, meseleyi açmayı bir sonraki haftaki köşe yazıma bırakmıştım. Hem muhabir- editör olarak çalıştığım hem de köşe yazıları kaleme aldığım gazeteyle olan bağım, sanayi sektöründe önüme çıkan fırsatı değerlendirerek sektör değişikliği yapmam sonrası, önce çalışan olarak sonrasında da köşe yazarı olarak kesildi. Tabi bir şeyleri yazarak okuyucuyla buluşturma ve buradan olumlu-olumsuz dönüşler alma bir süre sonra insanda bir alışkanlık haline geliyor; önemli olduğunu düşündüğü tüm konularda kalem oynatarak başkalarıyla paylaşma gereği duyuyor, bunu yapamadığında da elinde sanki yeşermesi gereken bir avuç tohum varmışta toprakla buluşturamamış gibi hissediyor. Aslında yazarlık kişinin kendi gelişimi açısından da oldukça faydalı. Daha önce yazdığım her makalede yaptığım gibi kaleme alacağım tüm konularda derine araştırmalar yaparak sizinle paylaşmaya çalışacağım. Bu durumun kişisel gelişimime de yararlı olacağı kanaatindeyim. Önceki makalelerimden farklı olarak, gündem konularıyla ilgili değil; sanayi-endüstri-ekonomi üzerine yoğunlaşacağım. Bu konuda ülkemizin en değerli basın yayın kurumlarından birinde yazıyor olmanın ayrıca mutluluğunu yaşıyorum; zira Sanayi Gazetesi gerek Organize Sanayi Bölgeleri gerekse Endüstri Bölgeleri gerekse de Serbest Ticaret Bölgeleri üzerinde uzmanlaşmış endüstri muhabiri ve editörleriyle oldukça değerli bir haberciliğe imza atıyor.

Evet, size son yazımın içeriğinden yukarıda biraz bahsetmiştim. O halde kaldığımız yerden devam edelim. Şimdi düşünelim sevgili okurlarım; çocukların ve gençlerin “başarılı öğrenci” olmadıkları zaman “sanayiye verilmekle” tehdit edildiği bir ülkede endüstrinin gelişme hızı nasıl seyreder? Üstelik bu tehdit sadece veliler tarafından değil, bizatihi eğitimciler tarafından da yapılmaktadır. Sanayi devi Almanya yahut Japonya’da hangi eğitimci yahut veli bir genci sanayi ile korkutmayı düşünür. Bu durum, toplumun zihinsel kodlamasına derinlemesine işle(n)miş yanlış bir algılamadır. Bir ülke tarımla ayakta kalır, sanayi ile refah üretir. Hele ki bizim gibi, petrolü ve doğalgazı olmayan ülkeler için tek yol katma değeri yüksek üretim yaparak ihraç etmektir. Ülkemizin ihraç kalemleri tekstil ve benzeri kalemlerden ağır sanayi ürünlerine doğru kaymak durumundadır. Bu yönde bir gelişme olduğu gözlemlense de burada dikkat etmemiz gereken husus, rekabet içinde olduğumuz yahut olacağımız ülkelerdeki gelişmişliğin ne hızla arttığı. Şöyle düşünelim; Ahmet dakikada 500 metre koşarken 600 metre koşmaya başlıyor fakat rakipleri 600 metre olan hızlarını 1000 metreye yükselttiği için bizim Ahmet’in sıralaması bırakın yükselmeyi daha da düşüyor. Güney Kore’nin 90’ladaki durumu ve şimdiki durumu Türk sanayisinin gelişimi ile karşılaştırılırsa ne anlatmak istediğim daha net ortaya çıkacaktır.

Özellikle Batıdaki rakiplerimize karşı en büyük avantajımız olan genç nüfusumuz, kağşayan yükseköğrenim sistemimizin çarkında yıllarını heba etmeye devam etmekte. Evet, bu bir “tuzak” haline gelmeye başladı. Gençlik, 6 aylık kurslarla öğrenebilecekleri şeyler için 4 sene üniversitelerde heba ediliyor. Eğitim karşıtı asla değilim; ama üniversite okurken yaptığım stajda tanıştığım Osman abinin “okumak, okuduğun işi okumayanın yapamamasıdır” sözleri akılımdan hiç çıkmıyor. O kadar çok bölüm var ki, hayatta karşılık gelen mesleği okuyan dışında herkes yapıyor. Sanayici ise ara elaman bulamamaktan şikayetçi. Bulamaması gayet doğal; çünkü adını soyadını kodlasa, “kıytırıktan” da olsa üniversite okuyabilen ve yukarıda bahsettiğim zihinsel kodlama nedeniyle sanayi denildiğinde kir-pas anlayan bir nesli makinenin-şeridin başına kim geçirecek? Gerek çalışan bulamayan sanayiciler, gerek evladı işsiz kalan ebeveynler ve ülkesini seven tüm eğitimciler bu “tuzağa” karşı sesini çıkarmalı ve ortalama “20” yaşında hayata katmamız gereken gençlerin neden 27-28 yaşlarında “hayattan bezmiş” biçimde iş hayatına girdiğini sorgulamalıdır. Yeni gazetemdeki ilk yazım biraz yüzeysel oldu, nasipse bir sonraki makalemde daha derine ineceğiz. Kalın sağlıcakla…

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Erol Kiraz 2021-09-13 12:32:18

Başarıların daim olsun