Merkez bankası hangi kararı alacak “faiz artırılsın mı? Sabit mi bırakılsın?”, veya hükümet ne kadar vergi oranlarını düşürsün? Piyasa canlansın…  bunlar ne demek ve aslında ne işe yarar?

Bu kavramları irdeleyeceğim yazımı sizlere sunuyorum. 

Önceki yazılarıma okuyanlar bilirler düşüncelerimin ve fikirlerimin anlatımında mümkün mertebe basit ve sadeleştirilmiş anlatım metodunu kullanmayı tercih ediyorum.

Ülkelerin, maliye ve para politikaları adında iki çeşit ekonomi politikası vardır ve farklı kurumlar bunları yürütülmesinde görevlidir.

Arzu edilen bu politikaların koordineli ve aynı yöne doğru yapılmasıdır. Aksi halde amaca ulaşmak bir yana mevcut şartlar bile ucu belirsiz şekilde kötüye gider. 

Maliye politikası, devletin vatandaşı için işsizliği azaltmak, piyasa da fiyat dalgalandırmaları en aza indirmek, adil bir servet ve gelir dağılımı oluşturmak için vergi denen devlete yapılan ödeme oranlarını en uygun oranda tutması işlemleridir.

Vergi oranlarını araç olarak düşünün bu işler için de görev maliye bakanlığı ve hükümetin uygun gördüğü diğer kurumlardadır.

Para politikası; devletin yine vatandaşı için iş sahibi olsun, hayat pahalılığı olmasın fiyatlar da istikrar olsun ve ekonominin kalkınması veya büyümesi hedeflerine ulaşabilmesi için vatandaşın eline para geçmesi lazım bunun içinde faiz denen paranın kiralama bedeli oranlarını en uygun oranda tutması lazım.

Faiz oranlarını araçtır bu işler için görev “bağımsız” merkez bankasındadır.

Devletin kurumları bu kararları, para varlığımıza ve para gücümüze göre alır eğer paramız yetersiz ise dışardan borçlanmaya gideriz.

Onlarda bize paralarını kiralık verirler bu kira oranına faiz denir.

İşsizliği azaltmak, fiyat istikrarı sağlamak amacımız ama denklemde bir eksiklik var, bu iki politika hangi ihracat ve üretim amacına göre alınıyor?

Alınan borçlar ile devlet, vatandaşlardan iş sahası oluşturması, işsizliğin azaltılması, fiyat istikrarı, ekonomik büyüme tabi ki vergi gelirlerinin artmasını ister böyle bir ekosistem oluşması arzulanır ama saha da durum böyle olmuyor.

Kısacası Türkiye'nin ihracat ve üretim politikalarının olması şart. Şahsi görüşüm eğer bu politikalar yok ise maliye ve para politikalarımız olmasa da olur.  

Yaşadığımız dünyayı iyi anlamalıyız ve şunu bilmeliyiz “herkes kendi menfaatini düşünür!” düsturu var ve onu unutmamalıyız.

Örneğin, borç verenler kendilerini düşünür sürekli kazanmak isterler aynı şekilde bizde kendi menfaatimizi düşünmeliyiz ve borca ihtiyacımızı azaltmalıyız şuan ki gibi borca, sıcak paraya olan bağımlılığından kurtulmanın hesaplarını yapmalıyız.

Ne yapmalıyız?

Ekonomi de devletçilik mi, serbest piyasa mı? Tartışmasına bu yazıda girmiyorum çünkü mevcut paramız (tasarrufumuz) yetersiz olduğu için bu tartışmadan bir sonuca varabileceğimize inanmıyorum.

Türkiye yetersiz kalan tasarrufun sorunu çözmek için gelir getirici politikalar oluşturmalı ve bu politikalara göre para ve maliye politikalarını yeniden anlamlandırmalıdır.

Dış ticarette yaklaşım değişikliğine gidilmesi şart ve Türkiye ile ticaret yapacak ülkelerin menfaatleri özeline odaklanılmalı ve sürdürülebilir ihracat çalışmaları yapmalıdır. 

Gelir getirici politikalar konusunda devletin ekonomide yeniden ağırlık kazanmalı mı, dalgalı kur yerine sabit kur sistemi mi olmalı, TCMB’nin karar alma kriterlerinin restorasyonu ve hatta operasyonel özerkliği ne olmalı ...vb durumlar istişareye açık olması gerekir.

Son Söz; Borçlar, Afrika'yı akıllıca bir yöntemle tekrar köleleştirme hamlesidir. (Thomas Sankara)

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.