Sanayi ve Teknoloji Bakanlığının Eylül 2018 verilerinde teknokentlerde kurulu şirket sayısının 5 bin 68 ve akademisyenlerin kurduğu ve/veya ortak olduğu firma sayısının ise bin 66 olduğu belirtilmiş. Bu sayılara göre teknokent şirketlerinin yüzde 21’i akademisyen şirketlerinden oluşmaktadır. 


4691 sayılı Teknoloji Geliştirme Bölgeleri yasasının amacının, ülke sanayiinin rekabet gücünü, ihracatını, teknolojik bilgisini, ürün kalitesini, standardını yükseltmek, verimliliğini artırmak için üniversiteler, araştırma kurum ve kuruluşları ile üretim sektörlerinin işbirliğinin sağlanması olduğu dikkate alınırsa akademisyen şirketlerinin varlığı bir üstünlük olarak görülebilir. Çünkü aynı Kanunun akademisyen şirketleriyle ilgili maddesine göre; “öğretim elemanları üniversite yönetim kurulunun izni ile yaptıkları araştırmaların sonuçlarını ticarileştirmek amacı ile bu bölgelerde şirket kurabilir, kurulu bir şirkete ortak olabilir ve/veya bu şirketlerin yönetiminde görev alabilirler” ifadesi var.
 

Bu iki tanım birlikte değerlendirilecek olursa sanayi kesiminin “talep sahibi”, akademinin de “arz sahibi” olmasının öngörüldüğü anlaşılır. Her yerdeki sanayici de akademinin ürettiği bilgiyi/teknolojiyi talep edebilir. Benzer şekilde, her akademisyenin de sanayiye arz edeceği bir bilgisi mutlaka vardır denilebilir. Ancak, arz ve talebi uyuşturmak sözle ifade edildiği gibi kolay değildir.
 

İşletmeleri teknolojik yenilik açısından yetkinlik düzeylerine göre sıralayacak olursak en altta hiçbir proje yapmamış, hiçbir devlet desteğinden yararlanmayanlar gelir. Daha sonra, desteklerden yararlananlar, proje yapanlar, işletmesinde Ar-Ge kültürünü yeşertebilenler gelir. Bir sonraki basamakta ise üretim süreçlerinden ayırabildiği birkaç elemanını işletmesinin sorunlarını çözecek, ihtiyaçlarını karşılayacak çalışmalar yapması için teknoparklarda Ar-Ge birimi kuranlar vardır. Bu işletmeler ve bir üst basamaktaki sanayi Ar-Ge merkezleri yeni bilgiye/teknolojiye ihtiyaç duyarlar. Teknoparklara geliş nedenleri de bilginin kaynağına yakın olabilmek, iş birliği yapabilmektir.
 

Akademisyenler arasındaki sınıflandırmada ise sadece ders vermekle yetinenlerden başlayarak araştırma yapan, araştırma sonuçlarından makale yayınlayan, araştırma sonuçlarını ticarileşebilecek noktalara taşımak niyetinde olanlar ve bunu başaranlar bulunur. Üniversite laboratuvarlarında yapılan çalışmaların çıktıları henüz sanayicinin kullanabileceği teknoloji hazırlık seviyesinde (THS) değildir. Ancak, laboratuvar çıktılarından ticarileşebilme noktasına taşınabilenler sanayinin ilgisini çekecektir. 
 

Sonuç olarak, 4691 sayılı Yasa’nın özünde tanımlanan özellikleri sağlayan sanayi kuruluşlarıyla akademisyenler bir araya geldiği takdirde devletimizin beklediği teknolojik gelişmeler yaşanabilecektir. Bu konuda genelleme yapmak çok yanlış olacaktır, çünkü belirttiğim durumların sağlanabildiği birçok başarılı örnek vardır. 
 

Ama sorgulanması gereken niye hepsinde bu başarının yakalanamadığıdır. Sorun nereden kaynaklanmaktadır? Akademisyen şirketlerinin gerçekten geliştirdikleri teknolojileri ticarileştirmek amacıyla şirket kurmamış olmalarında mı? Sanayinin Ar-Ge yetkinliğini yeterli seviyeye getirmeden sadece maddi istisnalardan yararlanmak amacıyla teknokente gelmesi mi? Yoksa teknokent yönetimlerinin ve üniversitelerin bu hususları yeterince titizlikle takip etmemelerinde mi? Sanırım hepsi demek daha doğru olacaktır.
 

Teknokentlere ilişkin performans değerlendirmesinde, istatistiklerden anlaşıldığı kadarıyla, takip edilen verilerin “devam eden ve tamamlanan proje sayıları” ile “toplam satış” ve “ihracat” rakamları ile “patent (ulusal/uluslararası), faydalı model, endüstriyel tasarım” tescil ve devam eden başvuru sayıları olduğu görülüyor.
 

Diğer taraftan, teknokentlerdeki toplam personel sayısı 49 bin 242 ve Ar-Ge personeli olarak çalışanların sayısı 40 bin. Bilindiği gibi; Ar-Ge faaliyetleri gelir vergisinden muaftır ve çalıştırdıkları Ar-Ge personelinin maaşından gelir vergisi ödemez. Ayrıca, Ar-Ge personelinin SGK primlerinin de yüzde 50’sini sadece öder. Yukarıdaki kazanımlar karşılığında sağlanan muafiyetlerle devlete maliyetini de hesaplamakta yarar var. Bu sözlerden sakın ola ki; “Teknopark sistemi kötüdür” anlamı çıkarılmamalıdır. Kusur varsa sistemde değil bizlerdedir… 

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.