Dünyanın birçok ülkesinde olduğu gibi Türkiye'de de öğretim üyeliği saygın bir meslek olarak kabul edilir. Hiç tanımadığımız bir kişi bile konuşurken, öğretim üyesi olduğumuzu öğrendiğinde tavrını değiştirmekte, daha saygılı davranmakta ve "hocam" diye hitap etmektedir. Hatta, dost ve aile meclislerinde dahi bu davranış biçimine ve hitap tarzına muhatap olduğumuzu söyleyebilirim.

Ancak, mesleğimin tüm saygınlığına rağmen, biz öğretim üyelerine toplumumuzun ne gözle baktığını tam olarak bilemiyorum. Bence, "saygın" kabul ettiğim bir mesleği öncelikle kendi çocuklarıma ve yakın çevremdeki gençlere önermem gerekir diye düşünürüm. Dolayısıyla, biz öğretim üyelerine görünüşte bu denli saygılı davranan insanlardan acaba kaç tanesi çocuğuna öğretim üyesi olmasını öneriyordur, merak ediyorum.

Diğer taraftan, devletimizin bu meslek grubunu nasıl tanımladığı ise Yüksek Öğretim Kanunu'nun ilgili maddelerinde belirtilmiştir. Buna göre, bizler, eğitim-öğretim yaptırmak, bilimsel araştırmalar yapmak ve sonuçlarını yayımlamakla yükümlü kişileriz. Takdir edersiniz ki; bizlerin bu görevleri ne ölçüde iyi yapabileceğimiz, kendi gayret ve yeteneklerimize bağlı olduğu kadar bize sunulan olanaklara da bağlıdır. Ülkemizde "üniversite" adı taşıyan o kadar çok kurum açıldı ki, sağlanan olanaklarla üniversitelerin ihtiyaçları karşılanamamaktadır. Bu nedenle, biz öğretim üyeleri kendimizi bir yol ayrımında bulmuş durumdayız. Ya devletin sağladığı olanaklarla yetineceğiz ya da "her şeyi devletten beklememek gerekir" diyerek çare arayacağız.

Kaderi kabul edemeyiz

Bir öğretim üyesinin, "olanakların yetersizliğini" kaderinin bir parçası olarak kabul etmesi mümkün değildir; çünkü, böyle davrandığı takdirde varlık nedeni ortadan kalkacaktır. O nedenle, hemen hemen hepimiz ikinci yolu seçmiş durumdayız. Eğitim-öğretim ve araştırma çalışmalarımızda maddi kaynak gerektiren ihtiyaçlarımız için çevremizdeki kişi ve kuruluşların desteği ile bir şeyler yapmaya çalışıyoruz. Ancak, bu yardım ve destek isteme durumu süreklilik göstermeye başladığı anda dostlarımızı kaybetme tehlikesi ortaya çıkar.

Bu durum bizler açısından onur kırıcı olduğu kadar, toplumumuzun üniversite ile ilişkisi bakımından da sağlıksız bir zemin yaratmaktadır. Bu nedenle, üniversite ile iş birliği söz konusu olduğunda, toplumumuz her zaman bunu "üniversiteye yardım etmek" olarak değerlendirmektedir. Sanıyorum, çevrenin katkısının bir hizmet karşılığı istenmesi her iki taraf için de en uygun çözüm olacaktır.

Bir öğretim üyesinin sunabileceği hizmet, ancak kendi uzmanlık alanı ile ilgili olabilir. Özellikle, mühendislik disiplinlerini ilgilendiren konularda ülkemizdeki üniversitelerin henüz yeterince hizmet sunabildiğini söylemek ne yazık ki mümkün değildir. Ancak, sanayinin de söylediği gibi akademisyen toplumdan kopuk yaşamak sevdasında olan insanlar değildir. Ayrıca, her şeyi bilen veya bilmekle yükümlü olan kişiler de değiliz. Örneğin, “profesörlük” bilimsel yetkinlikte tanımlı son basamaktır ve bir profesör “herkesin bilmesine gerek olmayan şeyleri bilen” kişi olarak tanımlanabilir. Ama daracık alana sıkışmış bu bilgi bu yetkinlik toplumun belirli ihtiyaçlarını karşılayabilirse katma değer yaratabilmiş olur. Peki, bu bilgi sahibi eline çanta alıp kapı kapı dolaşmalı mıdır? Yoksa bu kişiler farklı yollarla ilgili kesimlere tanıştırılmalı mıdır?

Yaşlı papağanın öyküsü

Şimdi toplum ile öğretim üyeleri arasındaki bu ilişki yumağı içinde saygının yerine tekrar dönersek, toplumun öğretim üyelerine gösterdiği saygı hikayedeki papağan satıcısının tavrından farklı mıdır? Bilinen bir fıkradır ama açıklayıcı olacağı düşüncesiyle kısaca özetlenecektir.

Papağan satın almayı düşünen bir kişi papağan satan bir dükkâna girer. Satıcıdan çeşit çeşit papağanlar hakkında bilgi almaya başlar. Satıcı tek tek açıklamaktadır; bir dil bilir fiyatı 10 milyon, iki dil bilir fiyatı 50 milyon gibi ve papağanların görünüşü ne kadar güzel, marifetleri ne kadar fazla ise fiyatları da o kadar yüksek olmaktadır. Rengarenk tüyleri olan, genç, cıvıl cıvıl, hayat dolu papağanlar arasında köşede tüyleri dökülmüş, yaşlı bir papağanı gören alıcı, sadece meraktan fiyatını sorar. Satıcı bu yaşlı ve halsiz papağan için 500 milyon isteyince, adam büyük bir şaşkınlıkla fiyatının bu kadar yüksek olmasına neden olacak ne gibi marifetleri olduğunu öğrenmek ister. Satıcı da marifetlerinin ne olduğunu inanın ben de bilmiyorum ama burada gördüğünüz papağanların hepsi ona "hocam" diyor cevabını verir.

Biz öğretim üyeleri, artık toplumdan gördüğümüz "saygı" ile yetinmek istemiyoruz. Sanayicilerin, iş insanlarının öğretim üyelerini bilgisiyle, yetenekleriyle de tanımalarını istiyoruz.

Böylece, ülkemizin ekonomik yönden gelişebilmesi için şiddetle ihtiyaç duyduğumuz "üniversite-sanayi iş birliği"nin hayata geçirilmesi çalışmalarına çok önemli bir fırsat kapısı açılmış olur.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.