2023 hedefi nihai hedefimiz olamaz

Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakan Yardımcısı Prof.Dr.Davut Kavranoğlu ülkemizdeki gelişmeleri ekonomik veriler ışığında değerlendirdi.

2023 hedefi nihai hedefimiz olamaz

Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakan Yardımcısı Prof.Dr.Davut Kavranoğlu ülkemizdeki gelişmeleri ekonomik veriler ışığında değerlendirdi.

06 Mayıs 2013 Pazartesi 16:33
2023 hedefi nihai  hedefimiz olamaz



  Yakın tarihten günümüze detaylı bir değerlendirmede bulunan Kavranoğlu, Türkiye’nin 2023 hedefinin ideal hedefin uzağında olduğunu belirtip, “
Almanya’nın ihracatı bugün 1.5 trilyon doları aşmış; bizim 2023 yılı hedefimiz ise onun bugünkü miktarının üçte biri. Bizden çok daha küçük olan İsviçre 300 milyar dolardan fazla ihracat yapıyor. Dolayısıyla, 2023 yılı hedefleri bizim için asla nihai hedef olamaz ama daha ileriye gidebilmek için mutlaka varmamız gereken hedefler” dedi. Kavranoğlu’nun Star Gazetesi’nde yer alan, “It is the economy, stupid!” başlıklı yazısı şöyle:

 

Amerika Birleşik Devletleri’ne yakın tarihteki ekonomik mucizeleri yaşatan Bill Clinton, 1992 yılında çok sıra dışı bir seçim zaferi kazanmıştı. Clinton, Birinci Körfez Savaşı’ndan ‘zaferle’ çıkan ve kamuoyu yoklamalarında yüzde 80 oranlarında destek gören Baba Bush’u mağlup etmişti. Başlıktaki İngilizce deyiş, Clinton’a seçim zaferini kazandıran kampanyanın stratejisini oluşturan bir slogandı ve Clinton’ın devlet yönetiminde önemli olanın ekonomi olduğunu vurgulayan duruşunu temsil ediyordu. Sloganı bulan, seçim stratejisti gazeteci James Carville idi.

Clinton yüzde 80 kamuoyu desteğine sahip ‘muzaffer’ Baba Bush ile çok zorlu bir başkanlık yarışına şu tespit ile girdi: Ekonomi kötü durumda ve büyük bir durgunluk var. Kahramanlık hikâyeleri karın doyurmuyor!

Ekonomi kötü durumda ise, işçiler işlerini kaybettiyse, şirketler iflas ediyor veya zor durumda ise insanlar ekonomik durumlarını kim daha iyi duruma getirecekse ona yönelirler. En azından iş başında kim varsa onu tarihe gömerler ve değişim isterler. Bu İngilizce deyim kısaca bunu söylüyor. Kelime anlamı “o ekonomi, aptal!” olsa da, kast edilenin mana  Türkçe ifadeyle, “Önemli olan ekonomidir, gerisi teferruat!”  demektir.

Ülkedeki ekonomik durumun bozulması, iktidarlar için daima ciddi bir karabasandır ve iktidarın kaybedilmesinde en büyük sebeptir. Dünyanın ve ülkemizin yakın tarihi, bunun örnekleriyle doludur.

1789 Fransız İhtilali’nin ortaya çıkmasında, toplumun büyük kesimlerinin yaşadığı ekonomik problemler ve devletin gelir-gider dengesinin bozulmasının önemli bir rolü olmuştur. 

Aynı şekilde, Rus imparatorluğuna son veren 1917 Bolşevik ihtilali de halk arasındaki yaygın fakirlik ve sefaletin hazırladığı iklimde gerçekleşmiştir. Sovyetler Birliği’nin nihayet 1991 yılında yıkılması da yine ekonomik çöküntü sonucudur.

Geçtiğimiz yıllarda Tunus’ta çok sert bir diktatörlük, ekonomik sebeplerle başlayan bir isyan ile kısa zamanda yıkıldı ve bu, sonraları ‘Arap Baharı’ denilen devrimler sürecini tetikledi.

12 Eylül askeri darbesi öncesindeki yılları çok iyi hatırlıyorum. 1978-1979 yıllarında, lise çağındaki bir genç olarak her gün mazot kuyruğu, margarin kuyruğu, tüp gaz kuyruğu, et kuyruğu, babam için sigara kuyruğu... beklerdim. Soğuk kış günlerinde okulumuzun kaloriferi yanmaz, suları akmazdı. Ülke yokluklar içinde kıvranıyordu. Bir de tabii ki anarşi ve terör...

Bu atmosferde 14 Ekim 1979’da beş ilde yapılan ara seçimde Başbakan Ecevit, tarihi bir bozguna uğramış; Demirel’in Adalet Partisi, bu ara seçim zaferi sayesinde azınlık hükümeti kurarak iktidara gelmişti.

28 Şubat darbe süreci ile bütün hak ve adalet duygularını zedeleyerek rahmetli Erbakan’ın Refahyol hükümeti yıkılmış ve yerine darbecilerin kurduğu hükümetler ülkemizi büyük bir ekonomik çöküntüye sürüklemişti. Bu sürecin zirvesinde 2001 anayasa kitapçığı fırlatma ve takip eden nihai ekonomik yıkım sonucunda ülkemiz ekonomisi tam manası ile yerle bir olmuş, devlet neredeyse memur maaşlarını bile ödeyemez hale gelmişti. 

Kurtuluş için Kemal Derviş acil olarak Türkiye’ye getirilmiş ve ekonomi padişah yetkileriyle Kemal Derviş’e ve IMF’ye teslim edilmişti. Bu kriz tam bir mega-tsunami etkisi yapmış ve 2002 Kasım ayında daha henüz bir sene önce kurulmuş olan AK Parti nerdeyse anayasayı tek başına değiştirecek bir çoğunlukla iktidara gelmişti.

Halkımız, darbecileri ve onlarla iş birliği yaparak Türkiye’yi ekonomik yıkıma götürenleri cezalandırmış;  eski  bütün partileri barajın altına iterek Meclisin dışında bırakmıştı. Bunlardan üçü bir daha belini doğrultamayıp (DSP, ANAP, DYP) tarihe karıştılar. O seçimde insanlar ideolojik olarak değil, ekonomik değerlendirmelerle oy verdiler ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin efsanevi başkanı ve 28 Şubat sürecinde uyduruk sebeple hapse atılan Recep Tayyip Erdoğan’ı, Belediye Başkanı olarak İstanbul’da gösterdiği başarıyı Türkiye’de de göstermesi için iktidara taşıdı.

AK Parti neden devamlı güçleniyor? 

2002 senesinde iktidara gelen AK Parti o zamandan beri girdiği her seçimde oyunu önemli ölçüde yükselterek iktidarını devam ettiriyor. Bunun esas sebebi, yukarıda açıklandığı gibi, ekonomik sahada gösterilen başarı ve tesis edilen istikrardır. Nasıl ki seçmen ekonomik başarısızlığı tereddütsüz cezalandırıyorsa, ekonomik başarıyı da yine aynı şekilde ödüllendiriyor.

Karnı tok olan, işleri iyi olan halk, bunu sağlayanları iş başında tutuyor.

Bilgi ekonomisine geçiş

Bugün devam etmekte olan mahkemelerden, son on yılda AK Parti hükümetini devirmek için  çok sayıda darbe girişiminde bulunulduğu anlaşılıyor. Sayın Erdoğan halktan aldığı güç ve halkın emanetine sahip olma kararlılığı ile bu darbe girişimlerinin hepsini püskürtmüş ve ülkeyi demokratik olarak normalleşme sürecine sokmuştur. 2007 yılında yaşanan cumhurbaşkanlığı seçim krizi, başarıyla aşılmış ve daha da önemlisi 12 Eylül 2010 anayasa değişikliği ile Türkiye’nin daha özgür ve demokrat bir ülke olmasının önü açılmıştır. Eğer ekonomik durum kötü olsaydı bu krizleri aşmak, bu demokratik adımları atmak asla mümkün olmazdı.  

Bugün büyük bir umut ve mutlulukla geçmekte olduğumuz terörü Türkiye’nin gündeminden kaldırma süreci de, son on yılda gösterilen ekonomik başarı ve halkın verdiği siyasi  gücün, vesayet odakları ile paylaşılmaması noktasında Başbakan’ın gösterdiği kararlı ve dik duruş sayesinde  olmuştur. 

Ama her şeyden önemlisi Türkiye’nin sahip olduğu ekonomik istikrar ve kalkınma bunun için uygun ortamı hazırlamıştır. Yani, aksini düşünürsek, ekonomik kaosun olduğu, yüksek enflasyon, işsizlik ve borç batağında bir Türkiye ne terör problemini çözebilirdi ve ne de demokratikleşme konusunda önemli adımlar atabilirdi.

Son on yılda ekonomi ve finans yönetimindeki performans,  bilhassa ulaştırma ve sağlık alanında inanılmaz başarılar sağlanmasını mümkün kılmıştır. Türkiye bu konularda adeta bir devrim yaşamıştır. Halkımızın refahı artmış, Türkiye dünyada çok saygın ve takdir edilen bir konuma oturmuştur.

Bu konuda bazı önemli rakamları hatırlamakta fayda var: 2002’de ortalama kişi başına milli gelir 3 bin 400 dolar civarındayken, 2012 sonu itibariyle 11 bin dolara yaklaştı. Son on yılda o tarihte var olan 6 bin kilometre bölünmüş yola 16 bin kilometre daha ilave edildi. Sağlıkta inanılmaz başarılar sağlandı ve dünyanın en çok sosyal yönü olan sağlık uygulamaları hayata geçirildi.

Ekonomik ve tarihi perspektif

Elde edilen bütün bu başarıların verdiği güven ve kredibilite ile artık Türkiye 30 yıldır süren ve on binlerce can kaybı ve yüz milyarlarca dolar maddi kayba yol açan terör problemini yabancı ülkeleri de karıştırmadan kendi içinde çözüyor. Bu can yakan, ilkel problem çözüldüğünde Türkiye yeni bir kalkınma hamlesi yapmak için çok daha müsait bir konuma gelecektir.

Turgut Özal’ın 80’lerde başlattığı özel girişimciliğe dayalı, devletin ekonominin oyuncusu değil, oyun kurallarını belirleyen ve hakemi konumunda olduğu yaklaşım ile Türkiye ekonomisi çok önemli mesafeler kat etmiştir. 1982 yılında 2.5 milyar dolar ihracat yapan Türkiye, bu açılım sonucu 2002 yılına gelindiğinde yılda 35 milyar dolar ihracat yapan bir ekonomiye sahip olmuştur.

Devlet özelleştirme yolu ile zarar eden ve eskimiş birçok kuruluşunu elden çıkartmıştır. Bu kapsamda, örneğin, zarar eden Sümerbank özelleştirilmiş ve Türkiye günümüzde, özel girişimciler eliyle dünyada takdir toplayan, Türkiye’nin ihracatına önemli katkılar sağlayan bir Tekstil ve Hazır Giyim sektörüne sahip olmuştur. Aynı şekilde zarar eden Demir-Çelik tesisleri özelleştirilmiş ve dünyanın önde gelen, Avrupa’nın en büyük ve verimli demir-çelik sektörüne sahip olunmuştur. Benzeri durum, turizm, inşaat, gıda, vs gibi birçok sektörde yaşanmıştır.

AK Parti 2002’de iktidara gelmesinden itibaren çok kararlı bir şekilde bu yaklaşımı kuvvetlendirerek devam ettirmiştir. Bunun sonucunda 2002’de 35 milyar dolar olan ihracatımız 2012 sonu itibariyle 152 milyar dolara gelmiş, Kişi Başına Milli gelir yaklaşık üç katına çıkmıştır.

Geçmişe oranla  müthiş sayılabilecek bu kalkınma ve gelişme, gelişmiş ülkelerle kıyaslandığında,  aslında hala layık olduğumuz seviyenin çok gerisinde olduğunu açıkça göstermektedir.

Örneğin, bizimle benzeri toprak büyüklüğü ve nüfusa sahip olan Almanya’nın ihracatı 1.5 trilyon dolardan fazladır. Konya ilimiz büyüklüğünde olan İsviçre yılda 300 milyar dolardan fazla ihracat yapıyor.

2023 hedefi idealin uzağında

Peki fark nedir? Bu ülkeler yüksek katma değerli ekonomik yapıya sahip ülkelerdir. Fark budur. Bir örnek verecek olursak, bizim makina ihracatçımızın bir yıl içinde ihraç ettiği makinaların ortalama ihraç fiyatı kilogram başına 10 dolar iken, Alman ekonomisinin ortalama makina ihraç fiyatı  kilogram başına 100 dolardır. Demek ki  ülke olarak biz çok vakit kaybetmişiz ve çok geri kalmışız. Son on yılda çok büyük bir kalkınma gösterdiysek de belli ki daha gidecek çok yolumuz var.

Türkiye Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın istikrarlı ve güvenilir liderliği altında dünya devletler ailesi içerisinde, tarihine, milli kimliğine ve konumuna uygun, şerefli bir mevkiyi tekrar elde etme kararlılığında davranmaktadır. Varılan bu seviyelerin Türkiye’nin layık olduğu seviyenin çok aşağısında olduğu bir gerçektir. 2023 yılına yeni hedeflerle varılacaktır. Bu hedeflere göre, kişi başına ortalama milli gelir 2023 yılında 25 bin dolar olacak. Türkiye yılda 500 milyar dolar ihracat yapacak. Bugün sahip olduğumuz 60 bin tam zamanlı araştırmacı sayısını 300 bine çıkartacağız...

Bu arada şunu da not etmek gerekir: Almanya’nın ihracatı bugün 1.5 trilyon doları aşmış; bizim 2023 yılı hedefimiz ise onun bugünkü miktarının üçte biri. Bizden çok daha küçük olan İsviçre 300 milyar dolardan fazla ihracat yapıyor. Dolayısıyla, 2023 yılı hedefleri bizim için asla nihai hedef olamaz ama daha ileriye gidebilmek için mutlaka varmamız gereken hedefler. 

2023 yılı hedefleri kapsamında ekonomimizi yüksek katma değerli bir ekonomiye yani Bilgi Ekonomisine dönüştürmemiz gerekiyor. Türkiye’nin artık teknolojik gücü ve parlak üniversiteleri ile dünyada öne çıkan bir ülke olma yoluna girmesi gerekiyor. Bir sonraki yazımızda 2023 yılı hedefleri ve daha ötesine varmak için yapılması gerekenleri tartışacağız inşallah.

 

 

Son Güncelleme: 06.05.2013 16:35
Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.