Yazmak insanın acısını azaltır

İş dünyasından edebiyat alemine dalış yapan ve iki eseriyle ses getiren Sanayici Alper Kanca, hikayesini Sanayi Gazetesi ile paylaştı. Kanca, “Acımı dindirmek için kaleme sarıldım” dedi

Yazmak insanın acısını azaltır

İş dünyasından edebiyat alemine dalış yapan ve iki eseriyle ses getiren Sanayici Alper Kanca, hikayesini Sanayi Gazetesi ile paylaştı. Kanca, “Acımı dindirmek için kaleme sarıldım” dedi

22 Eylül 2011 Perşembe 14:24
Yazmak insanın acısını azaltır
 
            Türkiye sanayisinin önemli isimlerinden Kanca El Aletleri Genel Müdürü Alper Kanca, iş ve edebiyat dünyasında büyük yankı uyandıran “Babalar ve Oğullar” ile “Babalar ve Kızları” adlı kitapların hikayelerini Sanayi Gazetesi’ne anlattı.
Çocukluk yıllarından bugünlere kendisini edebiyat alemine sürükleyen detayları paylaşan Alper Kanca, sanayici bir babanın evladı olmanın güzelliklerinden ve zorluklarından da bahsetti.
            Babasının vefatından sonra kendisinde yaşanan değişimden de bahseden Kanca, “Hissettiğim özlemi ve boşluğu doldurmak için, ne yapmalıyım diye düşünürken, yazmak insanın acısını azaltır diye bir arkadaşımın önerisini dikkate aldım” diyor.
            İş hayatından daha fazla yazarın olmasını arzulayan Alper Kanca, bunun için çok gayret ettiğini ancak edebi tarafı olan ve yazı yazmaya meraklı işkadınlarının çok az olduğu bilgisini paylaşıyor. Kanca buna rağmen kitap çıktıktan sonra da “Haberim olsa ben de yazardım” şeklinde gelen sitemlere anlam vermediğini söylüyor.
Yeni bir kitap çalışmasının da müjdesini veren Kanca, “Ünlü felsefeci Bacon diyor ki; Bütün vaktinizi çalışmaya adamak tembelliktir. İnsan garip geliyor ama Bacon haklı. Bir insan zamanının tümünü işyerinde, çalışarak geçiriyorsa bence işin kolayına kaçıyor ve tembellik yapıyor”  diye ekliyor. İşte Alper Kanca ile yaptığımız ve zevkle okuyacağınız o söyleşi;
 
Sizin de editörü olduğunuz kızlar ve babaları kitabı haziran ayında çıktı ve şimdiden ikinci baskıya ulaştı. Biz sizi sanayici kimliğiniz ile tanıyoruz. Önce okumaya karşı ilginiz nereden geliyor diye soralım, sonra yazma kısmına geçeriz.
 
İnsanın heveslerinin, meraklarının çoğu küçük yaşta şekillenir. Ben ilköğretim yaşlarında oldukça yaramaz, sokaktan çıkmaz bir çocuktum. Ama aynı zamanda aldığım harçlığı kitaba yatıran bir çocuktum. Bazen sabah 8’de sokağa çıkar akşam babamın geleceği saatlere yakın yani nerede ise saat sekiz, dokuza kadar top oynardım. Ama bazen de arkadaşlarımın sesleri odada yankılanırken ben sanki süt çocuğu gibi pencereden bile dışarı bakmaz o an elimdeki romanı veya hikaye kitabını bitirmeye odaklanırdım. Saatlerce evden çıkmazdım. Normalde evi altını üstüne getiren bir çocuk olduğum halde , kitapa dalmışken nerede ise nefes bile almazdım. Annem ara sıra kapı aralığından bakar, hala yaşıyor muyum diye beni süzerdi.
 
Sadece roman ve hikaye mi okurdunuz?
 
Önce böyle başladı. Sonra ise o dönemin de baskısı ile siyasi kitaplar okumaya başladım. 12 Eylül olduğunda ben 17 yaşında idim ve liseyi yeni bitirmiştim. Ama bu gün belki de siyasal bilgiler öğrencisinin mezun olduktan sonra bile ulaşamadığı sayıda siyasi kitabı satır satır okumuştum. O yıllar öyle gerekiyordu. Daha 14-15 yaşında bile ideolojik laflar etmeyenleri, “ot “ yerine koyardılar. Yani mesela Uğur Mumcu veya Ahmet Kabaklı’dan bir şeyler okumamışsanız, pek de akıllı bir genç değildiniz. Şimdiki gibi en son model blackberrysi veya ipadı olanların makbul olduğu bir dünya değildi. Tam tersine sağ-sol tartışmasının yoğun olduğu o dönemde varlıklı olmak ayıp bile sayılırdı. Asıl önemsenen beyin zenginliği idi. Ve ben de arkadaşlarımdan geri kalmamak, onlardan daha az akıllı olmadığımı göstermek için sürekli olarak felsefe, siyaset, tarih kitapları okudum.
 
Babanız o zamanlarda bir sanayici idi. Oğlunun hiç de sanayicilikle ilgisi olmayan bu okumalarına nasıl bakardı.
 
Babam da genç iken siyaset ile ilgilenmiş birisiydi. Yani bu işin zevkini bilirdi. Bir açıdan takdir eder, diğer taraftan ise siyasi kitaplara kapılıp gideceğimden ve iş hayatından kopacağımdan endişe ederdi.
 
Pek korktuğu gibi olmamış ama…
 
Az kalsın da oluyordu ama… Ben o yaşlarda daha popüler bir şey olduğu için felsefe veya sosyoloji okumak istiyordum. Babam da baskı yapamıyordu. Biliyordu ki, eğer baskı yapsa, daha çok direteceğim. Ama kendi başıma düşündüm. İnsanlar benim makine mühendisi olmamı istiyor, ben de sosyoloji okumak istiyorum. O halde arada bir şey yapayım hem ben hem de babam memnun olsun dedim ve İşletme Mühendisliğini seçtim. Böylece kendimce bir uzlaşma yaptım.
 
Okuma tarafı böyle, peki yazma tarafınız nereden geliyor?
 
İnsan zevkle okuyunca , zamanla içindeki sese de kulak vermek gerektiğini hissediyor. Ben de bu sese kulak verdiğim gençlik dönemlerinde hikayeler yazdım. Daha sonra Almancadan tercüme ettiğim bazı metinlerim yayınlandı. Ama en ciddi tecrübem işletme felsefesi alanında yazdığım yüksek lisans tezim sırasında oldu. Eğer hocam durdurmasaydı 250 sayfayı geçecek bir çalışma oluyordu. Zar zor 200 sayfada bitirdim. O zaman yıllarca okuduklarımın bir çırpıda kaleme döküldüğünü fark ettim. Sonrasında Türkiye’ye dönüş, iş hayatına giriş vs. derken edebi veya bilimsel bir metin yazmaktan uzak kaldım.
 
Peki kitap yazmak, yayınlamak fikri nasıl çıktı ortaya?
 
Hani “Aşk insanı inletir, dert insanı söyletir” diye bir söz var… Benim ki biraz öyle oldu. Babamın 2007’de vefatından sonra hissettiğim özlemi ve boşluğu doldurmak için, ne yapmalıyım diye düşünürken, yazmak insanın acısını azaltır diye bir arkadaşımın önerisini dikkate aldım ve babam hakkında bir biyografi çalışması yapmaya başladım. Eş zamanlı olarak da babamla ilgili fotoğrafları, yazıları vs. toplamaya başladım. Babam çocukluğunda amatör fotoğrafçılık yapmıştı. Hayatının büyük kısmında hep fotoğraf makinesi yanında olmuştu. Bize de bu güzel alışkanlığı aktarmıştı. Bu sebepten nerede ise 15 bin adet fotoğraflık bir albümümüz vardı. Bu resimleri taramak, ayıklamak, gruplandırmak aylarımı aldı. Aylarca süren bu uğraş neticesinde aslında ben kendimi terapiye tabi tuttum.
 
Ama babanız hakkında bir biyografi yayınlamadınız…
 
Resimler, belgeler derledikten sonra, düşündüm ki babam hakkında yazacağım bir kitap çok fazla insanın ilgisini çekmeyebilir. İstediğim sayıda insana ulaşmayabilir. O zaman başka bir şey yapmak gerekir diye arayışa girdim. Bu arada bir arkadaştan mesaj geliyor “Okul arkadaşımız Ahmet’in babası vefat etmiş” daha sonra bakıyorum başka bir gün bir yerde konuşurken benimle aynı yaştaki başka birisi babasını kaybettiğinden dolayı neler yaşadığını duygusal bir şekilde anlatıyor. Sonra fark ettim ki etrafım babasını yitirmiş ve bunun acısını, özlemini çeken insanlarla dolu.
 
Baktınız ki sadece siz değil, cümle alem aynı dertten muzdarip…
 
Aynen söylediğiniz gibi oldu. Böylece sadece benim babamın hakkında bir şey yapmak yerine bir çok babanın anlatılacağı böylece okuyucu açısından daha zevkle okunacak, bir kitap olabilir mi diye düşündüm. Bu fikrimi de Uludağ Üniveritesinde Sosyoloji Profesörü olan arkadaşım Hüsamettin Arslan’a anlattım. Beklemediğim bir şekilde ilgilendi. Yayın Yönetmeni olduğu Paradigma Yayınevinde bu projeyi kitaba çevirebileceğini söyledi. Prof. Ahmet Nezihi Turan ile Yardımcı Doçent Gökhan Yavuz Demir’den editörlüğü üstlenmesini istedi.
 
Böylece “Babalar Oğulları” kitabı çalışmanız başladı. Siz o kitapta editör olarak görev aldınız mı?
 
Hayır, Nezihi Hoca ile Gökhan Demir editörlük yaptılar. Ben de onların yanında çıraklık yaptım. Ama kitaba katkı vermeyi o kadar benimsedim ve odaklandım ki, sürekli olarak her ikisine de önerilerde, eleştirilerde bulunuyor, yazar isimleri öneriyor, metinler hakkında önerilerde bulunuyordum. Bu öyle bir hale geldi ki bir süre sonra her iki editör de “Alper, sen daha evvelden bir yerde bu işi yaptın galiba. Bizi kandırıyorsun” demeye başladılar.
 
“Oğullar ve Babaları”nda çok ilginç isimler var. Türkçülüğün teorisyenlerinden Yağmur Atsız ile sosyalist aydınlardan Ufuk Uras, yine tartışmalı isimlerden biri olan Aziz Nesin’in oğlu Ali Nesin ile İslami kesimin tanınmış isimlerinden Ali Bulaç... Hepsi aynı kitapta... Bu kadar farklılığı amaçladınız mı ?
 
Çok açık bir ifade ile söylemek gerekirse. Kitap için yazar aradığımızda baktığımız bir kaç temel unsurdan birisi de farklı görüşlerden, mesleklerden insanların bir arada olmasıydı.
 
Sizin “Oğullar ve Babaları”ndaki yazınızın başlığı ilginç... “Hem babamdı hem de patronumdu” diye bir başlık atmışsınız. Bununla ne demek istiyorsunuz?
 
Erkek evlatların hayatında babanın yeri oldukça baskındır. Oğullar küçük yaşlardan itibaren babaları ile daha çok çatışırlar, daha fazla isyan ederler, babaların otoritesine daha direniş gösterirler. İnsan hayatında babadan sonra en çok didişilen ve otoritesine en çok karşı çıkılan kişi patrondur. Tüm çalışanlar amirleri, patronları ile sürekli çatışır, gerilim yaşarlar. Benim özel durumum da buradan kaynaklanıyor.
 
Siz, evde baba işte patron olarak aynı kişi ile muhataptınız. Bu zor bir süreçti anlaşılan.
 
Aile şirketlerinde en çok yaşanan kırgınlıklar oğul-baba arasında olur. Çünkü hem kuşak farklılığı var hem de aynı anda baba ve patron baskısının ağırlığı altında ezilir çocuklar. Bir aile şirketinde görev almış oğul olarak mesai saatlerinde patronum, akşam saatlerinde ise babamın söylediklerine, emirlerine , tavsiyelerine muhatap olmanın nasıl sıkıntılı bir şey olduğunu birebir yaşadım. Bunu da başlığa taşımak istedim.
 
Peki baba ile beraber çalışmak sadece böyle gerilimler mi getirir? Güzel tarafı yok mu?
 
Benim babamın az bulunur bir tarafı vardı. Öncelikle çok çalışkandı. Yani biz oğullarından daha çalışkandı. İkinci olarak aramızdaki 30 yaşa rağmen o benden daha açık görüşlüydü. Yani yeni bir şey söylendiğinde itiraz etse bile, bir gün sonra oğlunun haklı çıkmasını umursamadan, doğru olanı yapardı. Sürekli yanınızda olan ve sizden çok daha tecrübeli bir akıl hocanızın olmasını istemez misiniz? Baba ve patron böyle birisidir. En samimi eleştirileri yöneltir ama en çok da o size destek verir, zorluklarınızda yanınızdadır.
 
Babanız hakkında yazdığınız yazıyı onun arkadaşlarından okuyanlar olmuştur, neler söylediler?
 
Babamın yakın dostlarından birçoğu benim yazımı okudu. Her şeyden önce bir evlat olarak böyle bir girişimde bulunduğum için hepsi beni kutladı. Ama ilginç bir kaç tespitte bulunanlar da oldu. Mesela çok takdir ettiğim bir baba dostu “Kendisinin evlat olarak benim yazımdan çok şey öğrendiğini, kendi evlatlarının da nasıl bir gözle kendisine baktıklarını anlayabileceğini” ifade etti. Babamın başka bir dostu ise yazımı oğluna göstereceğini, böylece oğlunun bazı şeyler öğrenebileceğini söyledi. Sizin de görebileceğiniz üzere herkes kendisinden bir şeyler bulabilmiş anlaşılan.
 
“Babalar ve Oğullar” kitabından sonra sizi “Kızlar ve Babalar”ı kitabına katkıda bulunmaya ne itti?
 
Her şeyden önce editörlük faaliyetini sevdim. Sanayicilik insanı hep belirli bir çerçevede tutuyor. Zamanla iş hayatında tanıdığınız insanların özellikleri birbirine benziyor. Editörlük yaparken gördüm ki iş hayatımda bir araya gelme ihtimalim olmayan renklerde, çeşitlilikte insanlarla bir araya geliyorum. Aynı şekilde şunu fark ettim ki iş hayatında konuştuklarınız 3-5 yıllık aralıklarla yeknesaklık ,tekdüzelik taşıyor. Kriz, işlerin açılması, vergiler , eleman bulamamak vs. gibi meseleler her 2-3 senede bir gündeme geliyor. Halbuki farklı insanların babalarının hikayelerinin yazılmasını edit ettiğinizde, sürekli bambaşka, hiç tanımadığınız şehirlere gidiyorsunuz. Sürekli yeni bir şeyler öğreniyorsunuz...
 
56 tane yazar kitaba katkıda bulunmuş. Bu çok yüksek bir sayı değil mi? Bu kadar insana ulaşmak zor olmadı mı?
 
Evet, oldukça yüksek bir sayı ve bu adete ulaşmak bizi fazlası ile zorladı. Bir önceki kitabımızda 33 idi. Babası hakkında herkes yazabilir diye düşünüyor insanlar. Ama bizim bazı kriterlerimiz vardı. Bu kriterlere göre seçerek yazar adaylarımızla ilişkiye geçtik. Yaklaşık 150 kişi ile konuştuk, yazıştık.
 
Neydi kriterleriniz?
 
Her şeyden önce yazacak kişinin babası ile bir meselesi olmalıydı. Yani İster olumlu isterse olumsuz anlamda hayatında babası önemli bir yer ediyor olmalıydı. Başka bir kriterimiz ise kişinin edebiyata ilgi duyuyor ve yazmaya meraklı oluşu idi. Babanın meşhur olması gerekmiyordu, ille de dünyayı sarsacak bir olay yaşanmış olması gerekmiyordu.
 
İş hayatından fazla yazarınız yok. Bunun sebebini neye bağlıyorsunuz ?
 
Aslında iş hayatından daha fazla yazarımız olmasını çok istedim. Bunun için de gayret ettim. Baktığınızda iş hayatında babaları ile çalışan bir çok işkadını var. Bunların mutlaka güzel, ilgi çekici hikayeleri olur. Bir çok arkadaşıma bana isim önermelerini söyledim, nedense yeterince aday bulamadık. Özellikle de edebi tarafı olan ve yazı yazmaya meraklı işkadınları çok az diye düşündüm. Kitap yayınlandıktan sonra birçok işkadını “Haberim olsa ben de yazardım” diye sitem etti. Hatta TAYSAD’da beraber aynı yönetim kurulunda görev aldığım Neslihan Hanım da dahil olmak üzere…
 
Ama TAYSAD’dan bir kadın yazarınız var, değil mi ?
 
Derneğimizin Genel Sekreteri Özlem Gülşen Arkan’ın “Siyah Beyaz” başlıklı hoş bir yazısı var. Özlem Hanım iş hayatına girmeden de bir gazetede kültür-sanat sayfasında çalışmış, edebi çalışmaları var. Bir ara bana bir roman üzerine çalıştığını söylemişti. Ben de buna güvenerek teklif ettim. Güzel bir yazı çıktı ortaya. Özlem Hanımın kitapta yazmadığı ama babası ile yaşadığı çok ilginç bir hikayesi var. Edebiyata merakının da kaynağını açıklıyor hatıra. Ortaokul - lise yıllarında babasının kitaplığından bazı kitapları alıp okuyormuş, ve bu kitaplarda kendisine yönelik notlar buluyormuş. “Kızım, şuraya dikkat et” veya altı çizilmiş olarak  “Bu satırları yeniden oku” tarzında notlar. Kitaplar eski ama içlerinde babasının “Kızım” diye başlayan uyarıları, notları var. Babasından bu garipliği açıklamasını rica etmiş. Babası “Bu kitapları ben gençken, evli bile değilken satın aldım. Kendim okudum. Okurken de senin için notlar düştüm.” Küçük Özlem şaşırmış. Babası devamında şunları söylemiş “Ben bekarken bir gün evleneceğimi, bir kızım olacağını biliyordum. Ve daha o günlerde senin bir gün büyüyeceğini ve bu kitapları okuyacağını düşünerek notlar yazdım.”  Çok hoş ve insanı heyecanlandıran bir hikaye.
 
Sanayicilik dışında TAYSAD, TOSB, KSO gibi değişik sivil toplum kuruluşlarında görevleriniz var, zamanınız az kalıyordur. Yeni bir kitap projeniz olacak mı? Buna nasıl zaman bulacaksınız?
 
Evet, yeni bir kitap projemiz olacak. Tatil bittikten sonra başlamayı düşünüyoruz. Ünlü felsefeci Bacon’un sevdiğim bir sözü var. Diyor ki; Bütün vaktinizi çalışmaya adamak tembelliktir. İnsan garip geliyor. Çalışmak nasıl tembellik olabilir? Bacon haklı. Bir insan zamanının tümünü işyerinde, çalışarak geçiriyorsa bence işin kolayına kaçıyor ve tembellik yapıyor. Çünkü Allah insanı bir çok farklı özelliklerle donatmış, ona bir çok yetenek vermiş ve bu yetenekleri sebebi ile de görevler vermiş. Şimdi bunları hiçe sayarak sadece şirketi için çalışan birisi kendisine sunulmuş hediyeyi doğru değerlendirmiyordur. İnsan iş dışında mutlaka başka şeyler yapmalı. Hayır işleri ile uğraşmalı, sanatsal faaliyetlere katılmalı, siyasi bir partide yer almalı, kitap yazmalı yada kendisine uygun başka nasıl bir alan varsa, orada aktif olmalı. Tembelliğe kaçıp sadece bir şeyle uğraşmamalı.
 
Profesyonel yöneticilik yapanlar, sanayiciler; kitaplarınızda ne bulacaklar, neden okusunlar?
 
Her insanin babası vardır ve bir çoğumuzun da kız-erkek evlatları var. Hayatımızda babaların ve evlatların ciddi tesiri var. Biz onları etkiliyoruz, onlar bizi şekillendiriyorlar. Çatışıyoruz, tartışıyoruz, üzüyor, seviyoruz. Pek azımız babamızla aramızdaki ilişkinin karakterimizi bu kadar belirlediğini biliyordur. Aynı şekilde çocuklarımızın hayatını da bizler biçimlendiriyoruz. Yaşamımızda bu kadar önemli olan insanlar hakkında kafa yormak gerekmez mi? Başkalarının tecrübelerinden faydalanmak doğru olmaz mı? Bana göre her müteşebbis, şirket sahibi veya profesyonel yönetici kendisini ve çocuklarını tanımak için zaman ayırmalı. Şirket raporlarına ayırdığının yüzde biri kadar olsun yeter. Bu işi de en güzel şekilde başkalarının anlatımlarını dinleyerek yapmak mümkün. Bizim kitaplarımızda nerede ise yüze yakın ünlü insana bu konudaki tecrübelerini güzel, kolay, zevkli okunacak şekilde anlattırıyoruz. Okuyucuya sadece bu yüze yakın hayat dersinden kendisine uyacak olanları seçmek kalıyor.
Son Güncelleme: 15.08.2015 10:14
Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Yeşim Eşref 2014-12-17 12:27:14

merhaba,
mümkün olduğu takdirde, bu tür organizasyonlarınızda yer almak isterim.

0532 385 99 93
yesmesref25@gmail.com

saygılarımla,
yeşim eşref

banner78